18 Nisan 2014 Cuma

Eski Belediye Başkanı’nı Pkk Kaçırdı

Kemalettin Özdemir Kimdir?

Nazlı Ilıcak, Fetullah Gülen’in kaset komplosundan kurtardığını iddia ettiği kişinin, Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi Said Özdemir’in oğlu olan Kemalettin Özdemir olduğu belirtildi.

03 Ocak 2014 Cuma 22:52
Bu haber 2290 kez okundu
Kemalettin Özdemir Kimdir?
 Nazlı Ilıcak, Fetullah Gülen’in kaset komplosundan kurtardığını iddia ettiği kişinin, Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi Said Özdemir’in oğlu olan Kemalettin Özdemir olduğu belirtildi.
Cemaatin polis yapılanmasını başlatan kişi olduğu iddia edilen Kemalettin Özdemir’in birkaç yıl önce tasviye edildiği, yerine de Kozanlı Ömer olarak bilinen Osman Hilmi özdil’in getirildiği ifade edildi.

Emniyetin eski imamı olarak bilinen ve hatta Fethullah Gülen hakkında açılan davaların birinde de sanık olarak yer alan Kemalettin Özdemir’in Nurettin Veren’den sonra ikinci itirafçı olarak anıldığı belirtiliyor. Haliç’te yaşayan Simonlar adlı kitabın yazarı olan ve Oda Tv davasında yargılanan Hanefi Avcı’nın da eski bir cemaatçi ve Kemalettin Özdemir’in sağ kolu olduğu iddia ediliyor.

Hakan Fidan koordinasyonunda yürütülen Cemaat- Hükümet kavgasında, Kemalettin Özdemir’in danışmanlık hizmeti verdiği öne sürülüyor.



Gazeteci Ahmet Şık Birgün Gazetesi'ne verdiği röportajda Tayyip Erdoğan'ın cemaata dershaneler üzerinden savaş açmasında Kemalettin Özdemir'in çok önemli bir rolü olduğunu, hatta Erdoğan'ın akıl hocasının K.Ö diye tabir ettiği Kemalettin Özdemir olduğunu söyledi.
Ahmet Şık, dershaneler üzerinden yürüyen AKP-Cemaat kavgasının arka planını BirGün’den Barış İnce’ye  anlattı.
 
Dershanelerle birlikte AKP cemaat gerilimi arttı. Bir rant kavgası varmış gibi gözükmekle beraber daha derinlerde ne var?
Dershanelerin kapatılması üzerinden bugün yeniden kamusal alanda görünür olan AKP-Cemaat savaşını finansal bir rant kavgası olarak görmek doğru değil. Elbette içinde finansal rantın da olduğu ancak son kertede tamamıyla siyasi bir kavga bu. Adını doğru koymak gerekirse, bu yaşananlar devlete kimin sahip olacağı savaşı. Devletin sadece görünen kısmına değil derinde yer alan yapısına yani kontrgerillaya da kimin sahip olacağı kavgası. Ancak AKP-Cemaat savaşını sadece bugüne bakarak yorumlamak da yanlış olur. Başlangıcı 1970’lerin sonuna dek uzanıyor. Ama Milli Görüş ile Gülen Cemaati arasındaki en büyük ilk kırılma bunlardan bağımsız olarak, bugünlerde de tartışma konusu olan 28 Şubat darbesinde yaşandı.
Peki nasıl bir araya geldiler?
Günümüzün en önemli siyasal ve toplumsal iki güç odağının, 28 Şubat darbesi travmasından sonraki ilk yakınlaşması da AKP’yi iktidara taşıyan 2002 seçimleri öncesinde yaşandı. İçinden çıktığı Milli Görüş Hareketi’nin siyasal anlayışından kopmuş görüntüsü vermekle birlikte AKP aslında aynı siyasi geleneğin devamı olan ancak küreselleşme politikaları ekseninde neo-liberalizme uyum sağlayarak ehlileştirilen, bu sayede geleneksel sağ seçmeni de taraftarı haline getiren bir siyasal İslam modeliydi. Meşruiyetini sağlayacağı seçimlerde her bir oya ihtiyacı olan AKP ve siyaseti okuma becerisi ile iktidar koltuğuna oturacak her güç odağıyla kim olursa olsun yakın ilişki kurma “becerisine” sahip Gülen’in çıkarlarının kesişmesi dolayısıyla ikili sorunlu geçmişlerine “sünger” çekti. Bir cemaatler ve tarikatlar “konsorsiyumu” olarak iktidar olan AKP’nin ilk iktidar döneminde devlet rantının bölüşümünden Gülenciler de, tıpkı diğerleri gibi seçimlerde verdiği destek kadar faydalandı. Ancak bu hakkını, bürokrasideki örgütlenmede, özellikle stratejik önemi birkaç yıl içinde kendini gösterecek olan güvenlik ve yargı alanında kullandı. Cemaatin bu stratejik örgütlenmesi AKP’nin ikinci iktidar dönemi olan 2007 seçimlerinden sonra başlatılan ve Ergenekon süreci diye adlandırılan kimi siyasal davaların en önemli gücü oldu. Aynı sosyal ve siyasal tabandan beslenen AKP ve Gülen Cemaati, sorunlu geçmişlerinin üzerine kalın bir çizgi çekip Türkiye’nin yeniden biçimlendirildiği bu soruşturma ve davalar sürecinde güçlü bir ittifak kurdular. İttifakı sağlayansa, geçmişte bu iki yapıyı karşı karşıya getirmeyi de başarmış olan ordunun kendisiydi. 27 Nisan muhtırasından sonra AKP-Cemaat ortaklığı hayata geçti.
 
Düşmanlığın da ortaklığın da nedeni ordu yani?
Aynen öyle. Aslında AKP iktidarını 3 döneme ayırmak gerekiyor. İlk dönem 2002 Kasım seçimlerinden 2007’ye kadar olan süreç. Özden Örnek günlüklerine baktığınızda, bu ilk döneminde askerin iktidarın ortağı olduğunu kabul etmiş bir Erdoğan portresi ile karşı karşıyayız. Askerin siyasetteki ağır gölgesinin bilincinde ve bu nedenle gücünü paylaşmaktan rahatsız olmayan bir Başbakan olduğunu Örnek anlatıyor zaten. Ancak 27 Nisan muhtırasıyla işin rengi değişiyor. Hakkını teslim etmek gerek ki o muhtıraya karşı olması gerekeni yaparak dik bir duruş sergiledi hükümet. Ancak iktidarı paylaşıyor olmasına rağmen ordunun hedefinde olmaktan kurtulamayan ve darbe planlarıyla alaşağı edilme tehlikesini gören Erdoğan, yapıtaşları daha önceden Ergenekon sürecinin hayata geçmesi için de, bu sürecin en önemli aktörü olan Cemaati iktidar ortağı yapmayı tercih etti. Zaten kendisine sunulan belge ve bilgilerle bu konunun yargı yoluyla ve büyük oranda denetim altına alınan medyanın susturulmasıyla çözüleceğine ikna olmuştu Erdoğan.
 
Cemaat o dönemde polis ve yargıdaki gücünü göstererek Erdoğan’a “ben bu işi çözerim” dedi ve ittifak başladı diyorsun…
Öyle görünüyor. Geçmişte de hedefinde olduğu ordunun geriletilmesi Erdoğan’ın önceliği oldu doğal olarak. Zaten bu kadar sorunlu, kuşkulu ve haksızlıklarla dolu olan bu sürecin en tek kazanımı, ordunun olması gereken sınırın içine çekilmesi oldu. Ama ne acı ki bu, demokratik ve hukuki yöntemlerle değil bizzat ordunun yaptığı gibi kontrgerilla yöntemleri kullanılarak yapıldı. Nedeni de bugün Türkiye’nin otoriter, baskıcı, antidemokratik, diktatörlük gibi sıfatlarla anılıyor olmasıyla ortaya çıktı. Buradan yola çıkarak 2007 ile 12 Eylül 2010 arasına kadar geçen süreci de AKP ya da Erdoğan’ın ikinci iktidar dönemi olarak adlandırıyorum. Erdoğan’ın gücüne ortak istemediği, her şeye tek başına karar verip mutlak güç olmak istediği üçüncü iktidar dönemi de 2010 referandumu sonrasında başladı ve günümüze kadar geldi. Resmi olarak 2007 yılından başlayarak hayata geçirilen Ergenekon sürecinde kontrgerilla olma işlevini de Cemaat üstlendi. Daha doğrusu polis ve yargıda örgütlü gücüyle kontrgerilla yöntemlerini uygulayan Cemaatti. Bunu da sadece ben değil MİT krizi sonrasında “Devlet içinde devlet olmuşlar” diyerek Başbakan Erdoğan’ın kendisi de söyledi. Ancak bunun siyasal onay makamının da AKP iktidarı, dolayısıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu göz önünde tutmakta fayda var. Mutabakatın siyasal gücü AKP, sahadaki tetikçi gücü de polis ve yargı teşkilatında örgütlenmiş cemaatin çete kanadı. Ve birinin suçu diğerinden daha az değil. İkisi de suç ortağı.
 
Bugünkü savaşın başlangıcı MİT krizi mi?
Aslında öncesinde nüveleri zaman zaman ortaya çıkan bir savaş olmakla beraber MİT krizi meseleyi kamusal alana taşıdı. Öncesinde de dış politika anlayışındaki farklılık nedeniyle öne çıkan Mavi Marmara katliamı ile ilgili Gülen’in İsrail’in cinayetlerini arkaya alan tutumu vardı. Ancak 7 Şubat 2012’de ve sonrasında yaşananların ardında Cemaat’in olduğu, Başbakan Erdoğan ve Beşir Atalay’ın öncelikli hedef olduğu bir sivil darbe girişimiydi. Görünen hedefi MİT yöneticileri olmakla birlikte nihai hedef Erdoğan’dı. O MİT’çiler ifadeye gitse kesinlikle tutuklanacaklardı. Ardından da bu dokunulmazlık zırhının kapsamında olmayan bu “suçun” azmettiricileri olan Başbakan ve müzakere sürecinin koordinatörü sıfatıyla Beşir Atalay da tutuklanacaktı. Hükümet bu tehlikeyi görüp tartışmalı birtakım yasal değişikliklerle, polis teşkilatı ve yargı başta olmak üzere devlet bürokrasisi içindeki kritik noktalarda görevli Cemaatçi personel temizliğiyle bu saldırıyı savuşturdu. Ama AKP ve Cemaat arasındaki ilişkiyi bir daha tamir edilemeyecek derecede zedeledi bu girişim. Bugün dershaneler üzerinden tartışma konusu edilen savaşın en önemli cephesi MİT’tir. Buradan yola çıkılarak hem MİT’in hem de belirlenen isimlerin hedef alınması tesadüf değil.
 
Neden?
En başta yaşananların devlete kimin sahip olacağı savaşı olduğunu söylemiştim. Bunun Cemaat açısından en önemli ayaklarından birisi MİT. Güvenlik bürokrasisini adeta örümcek ağı gibi kuşatmış bir Cemaat örgütlenmesi var. Başta İstihbarat Daire Başkanlığı olmak üzere Emniyet’in en önemli birimleri bir çete gibi çalışan Cemaat’in elinde. Siyasal davaların tek yürütücüsü olan polise göbeğinden bağlı olan yargının vurucu gücü olan faaliyet gösteren Özel Yetkili Mahkemeler de öyle. Ergenekon süreci de kanıtladı ki ordu içinde de ciddi örgütlenmesi olan bir Cemaat’le karşı karşıyayız. Güvenlik bürokrasisinin son ayağı olan MİT üzerinden bu kadar kavga kopması ise kanımca Cemaat’in orada istediği düzeyde örgütlenemediğinin bir işareti. Eğer o kale de düşerse, bu alanlara egemen olan bir güç zaten Türkiye’nin mutlak iktidarı olur. 7 Şubat darbe girişimiyle bu da ortaya çıktı zaten. MİT’in ve Hakan Fidan’ın hedef olmasının bir başka nedeninin daha olduğunu düşünüyorum.
 
Madem bu kadar büyük ve birçok cephesi olan bir savaş var, Cemaat neden dershaneler üzerinden hükümetle çatışmaya girdi?
Bu meselenin tartışılıyor olmasının tek iyi yanı ülkenin eğitimdeki kalitesizliğinin, rezilliğinin, sistemin pespayeliğinin ortaya çıkmış olması. Dershaneler bir neden değil sonuç. Ve öğrenciler dolayısıyla aileler eğitim sisteminin kanserli uru diyebileceğimiz dershanelere mahkûm. Cemaat de bunu bildiği için sınava bağımlı bir eğitim öğrenim sisteminin içinde dershaneler gibi herkesin hassasiyet gösterebileceği bir konuda kendini kolaylıkla mazlum gösterebileceği alanı tartışmaya açtı. Ancak konunun çatışan taraflarından ikisinin argümanları da yalan. Mesele ne eğitimde yaratılan fırsat eşitliği ne de dershanelerin bir kene gibi halkın kanını emmesi. Sorun 3-5 dershane meselesi değil. Siyasi. Devlet erkinin paylaşılması meselesi. Öte yandan dershaneler Cemaat için ciddi bir finans ve insan kaynağı. Yıllık 4 milyar liranın üzerinde bir ciroyu barındıran sektörün yüzde 25’inin Cemaat’in elinde olduğu yazıldı. Ki bu paraya sınava hazırlık kitapları ve dershaneler içinde oluşturulan daha pahalı özel sınıflar üzerinden dönen parayı da eklediğinizde devasa bir bütçe çıkıyor karşımıza. 1 milyondan fazla öğrencinin de bu sistemin içinde olduğunu düşününce işin insan kaynağı da ortaya dökülmüş oluyor. Bana kalırsa AKP hükümeti dershanelerdeki Cemaat ağırlığını ki bunun içine okullar, yurtlar ve Işık Evleri denilen öğrenci evlerini de kattığımızda ortaya çıkan tabloyu bir milli güvenlik meselesi olarak ele aldı. O milli güvenlik meselesinin içinde AKP ve Erdoğan’ın siyasi geleceği de önemli bir yer tuttuğu için dershaneleri kapatmakta bu kadar kararlı görünüyor. İlginçtir, bu konuda Erdoğan hükümetine danışmanlık yapan isim de eski bir Cemaatçi.
 Cemaatçi oldukları dile getirilen isimlere ait internet sitelerinde bu isim telaffuz edildi ama biz rumuzla verelim: K.Ö. Emniyetin eski imamı olarak bilinen ve hatta Fethullah Gülen hakkında açılan davaların birinde de sanık olarak yer alan bu kişinin adını ilk yazan kişi de Önder Aytaç oldu. Nurettin Veren’den sonra ikinci itirafçı olarak anılıyor. Aytaç ve cemaatin diğer tetikçi kalemlerinin iddiasına göre Hakan Fidan koordinasyonunda yürütülen savaşta danışmanlık hizmeti verdiği söyleniyor. Dershanelerin kapatılmasını öneren K.Ö’nün okullar üzerinden ortaya çıkan Cemaat tehlikesinin ne olduğuna dair kapsamlı bir rapor yazdığı da iddialar arasında. Merak ediyorum acaba o raporlarda neler yazıldı, neler söylendi ki dershaneler ya da Cemaat bir milli güvenlik meselesi haline geldi? Bana kalırsa ve ortaya çıktığı üzere Cemaat eğitim yoluyla devlet bürokrasisini ele geçirerek devleti dönüştürmek peşinde. Yani konu üç beş dershane meselesi değil yüzeydeki ve derindeki devlet aygıtına kimin sahip olacağı meselesi.
 
 AKP-Cemaat savaşından kim galip çıkar?
Bu savaş gerçekten karşısındakini yok etmeye dönük olursa kazananı olmayacak bir savaş. Deyim yerindeyse “nükleer savaş” olur. Çünkü iki tarafın da elinde kanımca birbirini yok edecek etkide belge ve bilgi var. Öte yandan iki güç odağı da Ergenekon süreci dediğimiz darbe döneminin suç ortakları. Bu süreç soruşturma konusu olursa bu dönemin aktörlerinin cezaevindekilerle yer değiştirmesi kuvvetle muhtemel. Birbirlerinin gücünü olabildiğince tırpanlamaya çalışıp belli bir noktada mutabakat sağlayacaklardır. Cemaat açısından istenilen plan Erdoğan’sız bir AKP hükümeti. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı imzasıyla açıklanan 13 Ağustos bildirisine baktığımızda açık bir savaş ilanı görüyoruz. Cemaat gibi bugüne kadar hiçbir güç odağını karşısına almamış pragmatik bir oluşum, yakın dönem Türkiye siyasetinin en güçlü hareketine ve liderine savaş ilan edebilecek cesaretini gösterdi. ABD ve AB ülkeleri nezdinde de Erdoğan’ın yalnız kalmasıyla sonuçlanan Gezi direnişleri sonrasına denk gelmesi açısından zamanlaması doğru seçilmiş elbette. Ama burada önemli soru Cemaat’in kime ve neye güvenerek savaş ilan edebildiği. Bu savaş mevcut yetkileri üzerinden Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına ikna edilip, yerine de “ılımlı bir zalimin” oturtulması şeklinde bir anlaşmayla da sonuçlanabilir. Ancak Erdoğan gibi hikmetinden sual edilmesini istemeyen ve içindeki diktatör özlemi bunca açığa çıkmış bir lider savaşa devam etmeyi de göze alabilir. Benim dileğim ikinci seçeneği tercih etmesi. Ama bu savaşta taraf tutmamanın en erdemli tutum olduğunu düşünüyorum. Çünkü taraflar ne demokrasi ne de barış niyetiyle cephedeler. İkisi de mutlak iktidarın peşinde.

CNN Türk'te yayınlanan Dört Bir Taraf'ta konuşan Nazlı Ilıcak AKP ile cemaat arasındaki savaşı yorumlarlen çarpıcı bir ifşaatta bulundu.

Ilıcak, Fethullah Gülen'in geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada ünlü bir kişiyi kaset komplosundan kurtardığını iddia etmişti. Ilıcak Gülen'in seks kaseti komplosundan kurtardığı kişinin kim olduğunu canlı yayında açıkladı.

O KİŞİ ESKİ CEMAATÇİ KEMALETTİN ÖZDEMİR Mİ?

Gülen'in açıklaması medyada geniş yer bulurken sözkonusu önemli kişinin kim olduğu sorusu akıllarda yer etmişti. Canlı yayında sözkonusu ismi açıklayan Nazlı Ilıcak, "o kişi Kemalettin Özdemir'dir" dedi. 

Gülen Cemaati'nin eski "emniyet imamı" olduğu iddia edilen ve cemaatten koptuktan sonra MİT ve Hakan Fidan'la çok yakın çalıştığı söylenen Kemalettin Özdemir, hükümetin cemaat hakkındaki en önemli bilgi kaynağı olarak gösteriliyor. Özdemir'in "devletteki iki bin cemaatçi raporu" ve dershanelerin kapatılması girişiminin de akıl hocası olduğu iddia ediliyor.

İşte Nazlı Ilıcak'ın canlı yayındaki o açıklamaları:

Cemaatin imamı diye Hilmi Osman Özdil'in adı geçiyor. O zaman bunun delillerini ortaya koyacaksınız. Yargıtay imamı deniyor mesela. Onun da detayları ortaya çıkmalı. Her toplulukta ihanet edenler çıkabilir. 28 Şubat'ta bir nurettin Veren olayı yaşandı. Eskiden Gülen Cemaati'nin içinde yer alıyordu. Ama sonra kapı kapı dolaşıp 28 Şubatçılarla işbirliği yaparak Gülen'i ve cemaati kötüledi. Kemalettin Özdemir olayı da Nurettin Veren olayının bir benzeridir. Bu şekilde bir camianın içinde bu kadar yer ettikten sonra bu kadar alehyinde konuşmak da yakışık almaz. Ben mesela Sabah gazetesinde kapıya kondum. Ama Sabah'ın yöneticileri hakkında kötü konuşmam. Yayın politikasını eleştirebilirim ama kişiler hakkında konuşmam. 

GÜLEN'İN KURTARDIĞI KİŞİ KEMALETTİN ÖZDEMİR!

Şimdi bir işbiriği yaparak camiayı bu kadar kötülemesinin nedeni ise şu. Fethullah Gülen'in hani dedik ki kimi kastediyor acaba? Böyle bir ilişkisi testip edilmiş, "aman gitme seni takip ediyor diye uyardım" dediği kişi Kemalettin Özdemir. Hatta "bundan mı bu kadar bana düşman oldu acaba, bu zaafını biliyorum diye" dediği kişi. Olay da böyle bir olay. tutup da iki kişiyi göstermekle bu iş olmaz. Neyi göstereceksin? Böceği kim koydu onu tespit edeceksin. Sen diyorsun ki ben bunun güvenilir savcısını hakimini nereden bulayım. Sen yargıya güvenmek zorundasın."

FETHULLAH GÜLEN NE DEMİŞTİ?

Gülen, Amerika’da bulunduğu sırada birisinin kendisine telefon açtığını belirterek, “Bana akşamüstü bir telefon geldi. Burada akşamdı. Türkiye’de geceyarısıydı sanıyorum. Dediler ki nefsine uyarak bir yerde bir alüfte (Hayat Kadını) ile buluşmaya gidiyor. ve aynı zamanda birilerinin de komplosu söz konusu olabilir. Türkiye’de onu tanıyan bir arkadaşa telefon ettim. Kalk dedim, gece yarısı deme evine koş git. Bu bir komplo meselesi ile şayet, günümüzde geldiği konuma gelemezdi. O mevzudaki telefon sabit. benim kendisine o ricada bulunduğum o zat da hala hayatta. Ben bu zamana kadar bu meseleyi kimseye açmadım. Bize yakışan budur. Belki de böyle birisi benim öyle bir ayıbını bildiğimden dolayı şimdilerde homurdanıyorsa şayet, “keşke benim ayıbımı bilen bu insan nalları dikse gitse de ayıbımı bilen biri olmasa” der, belki. Mümin olarak bizim karakterimiz buydu, Bu mevzuda belki on tane hadise sayabilirim” demişti.




Anahtar Kelimeler: Kemalettin Özdemir Kimdir?

    Yorumlar

HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
Bu Pazar Seçim Olsa Hangi Partiye Oy Verirdiniz ?

SPOR TOTO SÜPER LİG
Tür seçiniz:
ARŞİV